Galiba bir insan sadece bir konuda konuşmayı beceremiyor. Yani her konuda fikir beyan etmek zorunda hissediyor kendisini. Fikirin bu kadar çok ve ucuz olması da o yüzden zaten. Örneğin Açık Öğretim fakültesinde iletişim dersi veren bir kişiye siz gazetede köşe verirseniz, o köşe önce iletişim ile ilgili yazıları kapsıyor. Zaman içinde yemek, sinema gibi aklınıza gelen binlerce konuyu içeriyor. Daha sonra ise o köşe kişinin kişisel aracı haline giriyor. Burası böyle bir ülke.
Benim neyim eksik. Gitmişim Amerika'lara. Daha Türkiye'ye gelmemiş bir film seyretmişim. Yazmıyacak mıyım??? Tabii ki yazacağım. Bende Türküm...
Film Jodie Foster'ın filmi. Belki bir Oscar daha alırsa şaşırmamak lazım derim ben. Konu basitçe şu: Kız ve adam akşam New York Central Park'ta (hani şu salak Amerika'lıların halen parsellemeyi unuttukları büyük alan - sen verecen o arsayı bana oraya ne projeler dikerim yaaa) köpek dolaştırmaktalar. Okey, filmin burası çok anlamlı değil. Hangi akıllı adam bunu yaparki. Biz bile taa Türkiye'den bunun yapılmaması gerektiğini biliyoruz. Haliyle bir çete bunlara musallat olur ve adam ölür, kız ise ciddi hastanelik olur. Kız bunun etkisinden kurtulamaz. Ama zaman içinde bununla baş edebilmek için önce silah alır, daha sonra ise bu silahı kullanmaya başlar. Olaylar kızın belirli bir noktaya kadar işi ilerletmesi ile sonlanır.
Burada gerçek oyunculuk ise, filmin her sahnesinde (tekrar ediyorum, filmin başındaki central park sahnesi harici) kızın ne tür bir ruh hali içinde olduğunu, nelerden korktuğunu hissediyorsunuz. Jodie tek başına filmi götürmüş. Ayrıca diğer yan karakterlerde - polisler vb. - filmi sulandırmadan zenginleştirmiş. Herkese çok tavsiye ederim.
Not: Geçenlerde Amerika'lı bir screenplay yazarı ile muhabbet ettik. Bana söylediği tek şey şu oldu (yada ben o kadarını anlayabildim): iyi bir script, karakterleri sadece konuşmalara dayanarak oluşturur. Bu filmi de bu çerçevede seyredince çok ama çok etkilendim.
20 Eylül 2007 Perşembe
16 Eylül 2007 Pazar
Tavuk mu, Makarna mı?
Uçak yolculukları benim için çoğu zaman keyifsiz anlardır. Yemek yemenin keyifsiz olması mı, belirlenmiş bir alan içinde kısıtlı kalmak mı bilmiyorum ama uçmak bana keyifli gelmiyor.
Gelin görünki çok da uçmam gerekiyor ve uçuyorum da.
2003 yılında Şubat ayı. Hindistan, Mumbai’den İstanbul’a uçuyorum. Ancak uçağım Milano aktarmalı. Akşam Mumbai’den uçağa binip sabaha karşı Milano’da olunuyor ve sabah 10’da da İstanbul’a uçuyorum. Ancak İstanbul havaalanı yoğun kar sebebi ile karlı. Benim pasaportumda Schengen vizem yok. Yani ne İstanbul’a gidebiliyorum, nede Milano’ya girebiliyorum. Havaalanında sıkıştım anlayacağınız. Tüm gece, koltukları üzerinde uyuya kalıp ertesi günki sabah uçağına bindim. Ve öğrendim ki, Milano Malpensa havaalanı bile akşamları kapalı. Akşam hiçbir mağaza veya restoran açık değildi....
2007 yılının Şubat ayı. İstanbul’dan New York aktarmalı Boston’a gidiyorum. Uçak JFK havaalanına iner inmez durum anlaşılıyor. Havaalanı kar sebebi ile kapalı. Tüm uçuşlar iptal. Esasında şanslıyız bile, hiç inemeyip başka yerede yönlendirilebilirdik. JFK’de bizimle ilgilenen kimse yok. Nasıl olsun ki? TÜM uçuşlar iptal - sadece bizimki değil. Telefonlar çekmiyor. Boston’a nasıl gidilecek? Araba kiralayalım, hepsi tutulmuş - sonradan anladım ki iyiki araba yokmuş yoksa kaza yapmak işten bile değildi o havada. Trenle gidelim. İyi ama en erken tren yarın. Bir arkadaş arandı. Ve onun yanında kalındı. Ne yolculuktu ama.
Gene 2007 yılının Eylül ayı. Ama sıradan bir gün değil 11 Eylül. Tekrar İstanbul’dan New York aktarmalı Boston’a gidiyorum - belki de hata bende, bu parkur beni sevmiyor. Yola çıktığımızın yaklaşık altıncı saatinde kaptandan anons geldi: ‘bir yolcumuzun hastalığı sebebi ile business kabinde bir hareketlenme oldu, ancak şu anda durum kontrol altına alındı. Atlanta, genel merkez, bizim devam etmek yerine İrlanda’ya inmemizi doğru buldu’. Biz İrlanda’nın Shannon havaalanına indik. Yeniden kalkıp kalkmayacağımız belli değil. Aradan zaman geçti ve bizi Shannon’da bir havaalanına koydular.
Gelin görünki çok da uçmam gerekiyor ve uçuyorum da.
2003 yılında Şubat ayı. Hindistan, Mumbai’den İstanbul’a uçuyorum. Ancak uçağım Milano aktarmalı. Akşam Mumbai’den uçağa binip sabaha karşı Milano’da olunuyor ve sabah 10’da da İstanbul’a uçuyorum. Ancak İstanbul havaalanı yoğun kar sebebi ile karlı. Benim pasaportumda Schengen vizem yok. Yani ne İstanbul’a gidebiliyorum, nede Milano’ya girebiliyorum. Havaalanında sıkıştım anlayacağınız. Tüm gece, koltukları üzerinde uyuya kalıp ertesi günki sabah uçağına bindim. Ve öğrendim ki, Milano Malpensa havaalanı bile akşamları kapalı. Akşam hiçbir mağaza veya restoran açık değildi....
2007 yılının Şubat ayı. İstanbul’dan New York aktarmalı Boston’a gidiyorum. Uçak JFK havaalanına iner inmez durum anlaşılıyor. Havaalanı kar sebebi ile kapalı. Tüm uçuşlar iptal. Esasında şanslıyız bile, hiç inemeyip başka yerede yönlendirilebilirdik. JFK’de bizimle ilgilenen kimse yok. Nasıl olsun ki? TÜM uçuşlar iptal - sadece bizimki değil. Telefonlar çekmiyor. Boston’a nasıl gidilecek? Araba kiralayalım, hepsi tutulmuş - sonradan anladım ki iyiki araba yokmuş yoksa kaza yapmak işten bile değildi o havada. Trenle gidelim. İyi ama en erken tren yarın. Bir arkadaş arandı. Ve onun yanında kalındı. Ne yolculuktu ama.
Gene 2007 yılının Eylül ayı. Ama sıradan bir gün değil 11 Eylül. Tekrar İstanbul’dan New York aktarmalı Boston’a gidiyorum - belki de hata bende, bu parkur beni sevmiyor. Yola çıktığımızın yaklaşık altıncı saatinde kaptandan anons geldi: ‘bir yolcumuzun hastalığı sebebi ile business kabinde bir hareketlenme oldu, ancak şu anda durum kontrol altına alındı. Atlanta, genel merkez, bizim devam etmek yerine İrlanda’ya inmemizi doğru buldu’. Biz İrlanda’nın Shannon havaalanına indik. Yeniden kalkıp kalkmayacağımız belli değil. Aradan zaman geçti ve bizi Shannon’da bir havaalanına koydular.
Türk Anneleri ve Çocuk Yetiştirme
Acaba Türk annelerinde sıkça gördüğümüz oldukça korumacı çocuk yetiştirme eğilimi ekonomimizin önünde bir engel mi? Ben öyle olduğunu düşünüyorum.
Ana gibi yar olmaz, anlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar gibi deyişlerin çıktığı ülkemiz için oldukça ağır bir saptama bu. Eğer kendinizi rahat hissetmiyorsanız okumayı bırakabilirsiniz. Ama eğer ilginizi çekti ise ve biraz kavramsal düşünebiliyorsanız bu yazı size üzerinde düşünecek bir konu verecektir.
Sizler ile bir iki kontrast paylaşmak istiyorum:
- Bir aile. Anne doktor, baba doktor. Ankara’da yaşıyorlar. İkisi de entellektüel, ikisi de topluma ciddi katma değer yaratan kişiler. Bu çiftin birde kızları var. Kız 11-12 yaşında. Ankara’da özel bir kurumda okula gidiyor. Anne yaz tatilinin başında kızına bir yerde çalışmasını öneriyor. Kast ettiğimiz çalışma iş hayatı ile ilgili tanışma amaçlı - daha fazlası değil. Yani çocuk çalıştırma gibi konulara girmiyor. Kız bu teklif üzerine ağlıyor ve annesinin böyle bir şeyi düşünebilmesi bile kızı çok üzüyor. Çalışmak o aile için ayıp değil ama herhalde çevrenin de etkisi var. Ne derler sonra. Filancanın kızı çalışmak zorunda kaldı!!!!! Zaten bu deyim olayı açıklıyor. Çalışmak zorunda kalınan bir olgu gibi duruyor.
- Kanada’da Montreal şehrinde bir sokak. Bahçelerin bakımlılığından ve evlerin büyüklüğünden buranın oldukça varlıklı bir mahalle olduğunu görüyoruz. Tüm ailelerin çocukları belirli bir yaşa gelince yaz tatillerinde çalışmaya ve kendi paralarını kazanmaya başlıyorlar. Ya sabahları gazete dağıtıyorlar, ya yakın bir restoranda iş buluyorlar, ya bahçedeki çimleri biçiyorlar. Kimse çalışmaktan gocunmuyor. Zaten aileler çocuklarını para kazanıpta aile bütçesine katkıda bulunsunlar diye değil, sorumluluk duyguları gelişsin diye çalıştırıyorlar.
Başka bir tane,
- Evimizde kızıma bakan bir hanım var. Kendisi tipik Türk insanının antitezi. Çok çalışkan, herhangi bir işten gocunmuyor, çalışmayı bir özveri olarak değil, bir sorumluluk olarak görüyor. Sonuçta ise ortaya sahiden çok iyi bir iş çıkarıyor - unutmayın, benim görüşüme göre işin iyisi kötüsü yok, herhangi bir işi iyi veya kötü yapmak vardır. Bu hanım kendi işini son derece iyi yapıyor.
Hikayeye devam edeyim. Bu hanım maalesef şanssız bir insan. Aile olarak refah düzeyleri eskiden iyi iken, bazı iç ve dış etkenler bunu çok etkilemiş ve kadın kendisini ailesinin finansal direği olarak bulmuş. Ancak bu durum ile baş etmesini bilerek demin size anlattığım performansı ortaya koyuyor.
Bu kadın benim gözümde keşke herkes böyle olsun diye düşüneceğim insanlardan biri. Gelin görünki, aynı zamanda anne olan ve oldukça zor zamanlar içinde olan bu kişi kendi çocuklarına karşı korumacı. Onun gözünde onun çocukların herşeyi ile ilgilenmesi lazım. Peki sonuç ne? Çocukların anneye göre aynı seviyede sorumluluk sahibi değiller.
* * * *
Çocuk doğduktan sonra onun ileride nasıl bir kişi olacağını iki şey belirliyor: genler ve çevre. Bu ikisinin ne kadar etkili olduğu, hangi alanlarda hangisinin ağır bastığı tam bir muamma. Bir ekole göre kişinin kim olacağı büyük ölçüde doğuşunda belli (genler). Diğer bir ekole göre ise kişinin kim olacağı yetiştirilmesi ile ilintili (çevre). İki ekolde diğerinin varlığını red etmiyor ve yadsımıyor ancak ağırlıkta ciddi farklılık olduğunu savunuyor.
Benim görüşüm ise bu ikisinin dengeli etkisinin olduğu.
O zaman eğer anneler çocuklarını korumacı şekilde yetiştirdikleri zaman ne mesaj vermiş oluyoruz. ‘Sen fazla tatlı canını üzme, ben senin hep arkandayım. Senin eksiklerini veya isteklerini kapatırım’.
- Çocuk ağlıyor ve tutturarak dondurma istiyor => Belirli bir dirençten sonra dondurma alınıyor => Çocuğa diyoruz ki yeterince tutturursan ve şımarıklık yaparsan istediğini elde edersin. => Gerçek hayatta ne olacak? Patrondan tutturarak zam istemek olası mı? Hayır. Kendi kendine şikayet edecek.
- Çocuk okulda kavga etti, dayak yedi. => Biz hemen kavga eden çocuğun ebeveynlerini aradık, okul müdürünü aradık. Kavgacı diğer çocuk paylandı. Çok güzel. => Çocuğumuzun önünde çok önemli bir travmatik olay ile kendi kendine uğraşıp halletme fırsatı vermedik.
Birde bunların öbür ekstremi var. Saygısızlık. Oraya girmeyeceğim - en azından şimdilik.
Korumacılık ile tabiki tehlikelerden uzat tutmayalım demiyorum. Ama çocuğun hayatta başına gelebilecek şeylere hazırlayalalım. İleride ‘hayır’ duyacak, ileride başarısızlıkla karşılaşacak, ileride kendi ayakları üzerinde durması beklenecek.
O yüzden de, onun ağlaması sırasında o anı kurtarıp ağlamasını kesmek değil ama uzun vade için en doğru hareket nedir onu düşünelim!
Ana gibi yar olmaz, anlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar gibi deyişlerin çıktığı ülkemiz için oldukça ağır bir saptama bu. Eğer kendinizi rahat hissetmiyorsanız okumayı bırakabilirsiniz. Ama eğer ilginizi çekti ise ve biraz kavramsal düşünebiliyorsanız bu yazı size üzerinde düşünecek bir konu verecektir.
Sizler ile bir iki kontrast paylaşmak istiyorum:
- Bir aile. Anne doktor, baba doktor. Ankara’da yaşıyorlar. İkisi de entellektüel, ikisi de topluma ciddi katma değer yaratan kişiler. Bu çiftin birde kızları var. Kız 11-12 yaşında. Ankara’da özel bir kurumda okula gidiyor. Anne yaz tatilinin başında kızına bir yerde çalışmasını öneriyor. Kast ettiğimiz çalışma iş hayatı ile ilgili tanışma amaçlı - daha fazlası değil. Yani çocuk çalıştırma gibi konulara girmiyor. Kız bu teklif üzerine ağlıyor ve annesinin böyle bir şeyi düşünebilmesi bile kızı çok üzüyor. Çalışmak o aile için ayıp değil ama herhalde çevrenin de etkisi var. Ne derler sonra. Filancanın kızı çalışmak zorunda kaldı!!!!! Zaten bu deyim olayı açıklıyor. Çalışmak zorunda kalınan bir olgu gibi duruyor.
- Kanada’da Montreal şehrinde bir sokak. Bahçelerin bakımlılığından ve evlerin büyüklüğünden buranın oldukça varlıklı bir mahalle olduğunu görüyoruz. Tüm ailelerin çocukları belirli bir yaşa gelince yaz tatillerinde çalışmaya ve kendi paralarını kazanmaya başlıyorlar. Ya sabahları gazete dağıtıyorlar, ya yakın bir restoranda iş buluyorlar, ya bahçedeki çimleri biçiyorlar. Kimse çalışmaktan gocunmuyor. Zaten aileler çocuklarını para kazanıpta aile bütçesine katkıda bulunsunlar diye değil, sorumluluk duyguları gelişsin diye çalıştırıyorlar.
Başka bir tane,
- Evimizde kızıma bakan bir hanım var. Kendisi tipik Türk insanının antitezi. Çok çalışkan, herhangi bir işten gocunmuyor, çalışmayı bir özveri olarak değil, bir sorumluluk olarak görüyor. Sonuçta ise ortaya sahiden çok iyi bir iş çıkarıyor - unutmayın, benim görüşüme göre işin iyisi kötüsü yok, herhangi bir işi iyi veya kötü yapmak vardır. Bu hanım kendi işini son derece iyi yapıyor.
Hikayeye devam edeyim. Bu hanım maalesef şanssız bir insan. Aile olarak refah düzeyleri eskiden iyi iken, bazı iç ve dış etkenler bunu çok etkilemiş ve kadın kendisini ailesinin finansal direği olarak bulmuş. Ancak bu durum ile baş etmesini bilerek demin size anlattığım performansı ortaya koyuyor.
Bu kadın benim gözümde keşke herkes böyle olsun diye düşüneceğim insanlardan biri. Gelin görünki, aynı zamanda anne olan ve oldukça zor zamanlar içinde olan bu kişi kendi çocuklarına karşı korumacı. Onun gözünde onun çocukların herşeyi ile ilgilenmesi lazım. Peki sonuç ne? Çocukların anneye göre aynı seviyede sorumluluk sahibi değiller.
* * * *
Çocuk doğduktan sonra onun ileride nasıl bir kişi olacağını iki şey belirliyor: genler ve çevre. Bu ikisinin ne kadar etkili olduğu, hangi alanlarda hangisinin ağır bastığı tam bir muamma. Bir ekole göre kişinin kim olacağı büyük ölçüde doğuşunda belli (genler). Diğer bir ekole göre ise kişinin kim olacağı yetiştirilmesi ile ilintili (çevre). İki ekolde diğerinin varlığını red etmiyor ve yadsımıyor ancak ağırlıkta ciddi farklılık olduğunu savunuyor.
Benim görüşüm ise bu ikisinin dengeli etkisinin olduğu.
O zaman eğer anneler çocuklarını korumacı şekilde yetiştirdikleri zaman ne mesaj vermiş oluyoruz. ‘Sen fazla tatlı canını üzme, ben senin hep arkandayım. Senin eksiklerini veya isteklerini kapatırım’.
- Çocuk ağlıyor ve tutturarak dondurma istiyor => Belirli bir dirençten sonra dondurma alınıyor => Çocuğa diyoruz ki yeterince tutturursan ve şımarıklık yaparsan istediğini elde edersin. => Gerçek hayatta ne olacak? Patrondan tutturarak zam istemek olası mı? Hayır. Kendi kendine şikayet edecek.
- Çocuk okulda kavga etti, dayak yedi. => Biz hemen kavga eden çocuğun ebeveynlerini aradık, okul müdürünü aradık. Kavgacı diğer çocuk paylandı. Çok güzel. => Çocuğumuzun önünde çok önemli bir travmatik olay ile kendi kendine uğraşıp halletme fırsatı vermedik.
Birde bunların öbür ekstremi var. Saygısızlık. Oraya girmeyeceğim - en azından şimdilik.
Korumacılık ile tabiki tehlikelerden uzat tutmayalım demiyorum. Ama çocuğun hayatta başına gelebilecek şeylere hazırlayalalım. İleride ‘hayır’ duyacak, ileride başarısızlıkla karşılaşacak, ileride kendi ayakları üzerinde durması beklenecek.
O yüzden de, onun ağlaması sırasında o anı kurtarıp ağlamasını kesmek değil ama uzun vade için en doğru hareket nedir onu düşünelim!
Türk Ekonomisine Bakış
Ekonomimize bakış
İsimden de anlaşılacağı gibi ben oldukça pesimist bir kişiyim. Olaylarda herhalde bardağı boş görmeye meyilliyim. Bu yüzden birçok kişiye göre oldukça negatif bakışım olabilir - pardon olabilir değil, var.
Önce ekonomimizin genel durumununda iki adet ana olay var:
Birincisi Türkiye’nin öncü sektörlerindeki üretkenlik dünya liderlerinin oldukça gerisinde seyrediyor. McKinsey & Company’nin yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye’nin önde gelen sektörlerinde üretkenlik seviyesi üretkenlik liderlerinin yaklaşık yarılarında dolaşıyor. Bunun anlamı şu; Türkiye aynı ürünü üretebilmek için üretkenlik lideri ülkelerin iki katı kaynak harcamak durumunda kalıyor. McKinsey şirketi aynı araştırmada üretkenlikteki bu derece büyük farkın ne kadar sürdürülebileceğini sorguluyor?
İkinci olay ise cari açığımızın endişe verici hız ile büyümesi. Kısıtlı bilgime göre bu eğilimin değişmesi oldukça zor gözükmekte:
1) Dış dünyaya satabilecek veya işleyebilecek doğal kaynağımız kısıtlı ve/veya kullanmasını bilmiyoruz. Bu durumda Türk sanayisi çarklarını çevirebilmek için gerek hammadde gerekse de ara girdiyi ithal etmek durumunda kalıyor. İstatistik kurumunun verilerine göre her alt başlıkta (tekstil ve turizm hariç) uzun vadeli bakışta net ithalatçı konumdayız. Doğal kaynakların birden keşfedilmeyeceği varsayımı ile bu durumun süreceğini varsayıyorum. Ayrıca şu an sürmekte olan düşük kur politikası ile ihracatçımızın yolunu açmadığımızda bir gerçek
2) Katma değerli üretimde - özellikle teknoloji yaratımında - oldukça gerideyiz. Teknolojik ürün ihracatımızın yüksekliği (Televizyon vb.) benim bu savımı maalesef çürütemiyor, zira ürünlerimizi teknolojik üstünlükten ziyade, ucuz maliyetlerimiz ile satabiliyoruz. Aynı zamanda şirketlerimizin bugünkü büyüklüğü ar-ge çalışmalarında dünya devleri ile yarışmasını zorlaştırıyor.
3) Bugün cari açık dengemizde sahiden artı değer yaratan iki sektörümüz var: tekstil ve turizm. Maalesef tekstil sektörü birçok ülkede gördüğümüz senaryoya göre ülkenin gelişmesi ile beraber daha ucuz maliyetli ülkelere kayıyor. Bugünün elektronik devlerinden Güney Kore’de artık tekstil sektörü rekabetçiliğini yitirmiş vaziyette. Bizimde tekstil’deki büyüklüğümüzü Afrika ülkeleri, Hindistan, Bangladeş gibi ülkelere kaybetmemiz imkansız durmuyor.
Yukarıda söylediğim önermeleri okurken belirli bir şirket bazında düşünmemek lazım. Yani sektör veya ekonominin tamamına bakmak lazım. Örneğin tekstilde birçok şirket marka yaratarak vs. dünya çapında oyuncu olabilirler. Ancak tekstilin tamamı için bunu düşünmek oldukça zor.
Peki milyon dolarlık cevap nedir? Ben tam cevabı bilmiyorum. Ancak tek bir cevabı ve hızlı bir çözümü olmadığı kesin. Uzun vadeli üretken bir yapıya geçmek (ki bu tamamen şirketlerin yapması gereken bir olgu), kur politikamız ile ihracatı desteklemek ve bence en önemlisi ise uzun vadeli vizyonumuzun ortaya konması gerek.
İsimden de anlaşılacağı gibi ben oldukça pesimist bir kişiyim. Olaylarda herhalde bardağı boş görmeye meyilliyim. Bu yüzden birçok kişiye göre oldukça negatif bakışım olabilir - pardon olabilir değil, var.
Önce ekonomimizin genel durumununda iki adet ana olay var:
Birincisi Türkiye’nin öncü sektörlerindeki üretkenlik dünya liderlerinin oldukça gerisinde seyrediyor. McKinsey & Company’nin yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye’nin önde gelen sektörlerinde üretkenlik seviyesi üretkenlik liderlerinin yaklaşık yarılarında dolaşıyor. Bunun anlamı şu; Türkiye aynı ürünü üretebilmek için üretkenlik lideri ülkelerin iki katı kaynak harcamak durumunda kalıyor. McKinsey şirketi aynı araştırmada üretkenlikteki bu derece büyük farkın ne kadar sürdürülebileceğini sorguluyor?
İkinci olay ise cari açığımızın endişe verici hız ile büyümesi. Kısıtlı bilgime göre bu eğilimin değişmesi oldukça zor gözükmekte:
1) Dış dünyaya satabilecek veya işleyebilecek doğal kaynağımız kısıtlı ve/veya kullanmasını bilmiyoruz. Bu durumda Türk sanayisi çarklarını çevirebilmek için gerek hammadde gerekse de ara girdiyi ithal etmek durumunda kalıyor. İstatistik kurumunun verilerine göre her alt başlıkta (tekstil ve turizm hariç) uzun vadeli bakışta net ithalatçı konumdayız. Doğal kaynakların birden keşfedilmeyeceği varsayımı ile bu durumun süreceğini varsayıyorum. Ayrıca şu an sürmekte olan düşük kur politikası ile ihracatçımızın yolunu açmadığımızda bir gerçek
2) Katma değerli üretimde - özellikle teknoloji yaratımında - oldukça gerideyiz. Teknolojik ürün ihracatımızın yüksekliği (Televizyon vb.) benim bu savımı maalesef çürütemiyor, zira ürünlerimizi teknolojik üstünlükten ziyade, ucuz maliyetlerimiz ile satabiliyoruz. Aynı zamanda şirketlerimizin bugünkü büyüklüğü ar-ge çalışmalarında dünya devleri ile yarışmasını zorlaştırıyor.
3) Bugün cari açık dengemizde sahiden artı değer yaratan iki sektörümüz var: tekstil ve turizm. Maalesef tekstil sektörü birçok ülkede gördüğümüz senaryoya göre ülkenin gelişmesi ile beraber daha ucuz maliyetli ülkelere kayıyor. Bugünün elektronik devlerinden Güney Kore’de artık tekstil sektörü rekabetçiliğini yitirmiş vaziyette. Bizimde tekstil’deki büyüklüğümüzü Afrika ülkeleri, Hindistan, Bangladeş gibi ülkelere kaybetmemiz imkansız durmuyor.
Yukarıda söylediğim önermeleri okurken belirli bir şirket bazında düşünmemek lazım. Yani sektör veya ekonominin tamamına bakmak lazım. Örneğin tekstilde birçok şirket marka yaratarak vs. dünya çapında oyuncu olabilirler. Ancak tekstilin tamamı için bunu düşünmek oldukça zor.
Peki milyon dolarlık cevap nedir? Ben tam cevabı bilmiyorum. Ancak tek bir cevabı ve hızlı bir çözümü olmadığı kesin. Uzun vadeli üretken bir yapıya geçmek (ki bu tamamen şirketlerin yapması gereken bir olgu), kur politikamız ile ihracatı desteklemek ve bence en önemlisi ise uzun vadeli vizyonumuzun ortaya konması gerek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)